Reklam

Fransa’da öğrenci ve velilere yönelik başörtüsü yasağını nasıl okumalı?

  • Güncelleme: 26.12.2019 18:47
Fransa’da öğrenci ve velilere yönelik başörtüsü yasağını nasıl okumalı?

Jean Baubérot Fransa’da laikliğin, Fransız ihtilalinden beri birleştirici ve huzur getiren bir umde olmaktan ziyade, bir tartışma kaynağı olduğunun altını çizerken çok da alışılmadık bir şey söylememişti. Fransa’da laiklik halen bir tartışma konusu ve toplumun çeşitli kesimleri tarafından yer yer radikal yorumları ortaya konulan, yer yer oldukça liberal yorumlanan bir prensip olarak karşımıza çıkıyor.

Pratik bir ihtiyaçtan doğmayan ve nasıl tatbik edileceği de hukuki bir temele dayanmayan “öğrenci velileri için başörtüsü yasağı”, ait olmaları ve hep orada kalmaları arzu edilen sosyal sınıfın sadece Mağriplilere hatırlatılmasından ibaret bir uygulama. Yeni ekonomik dengeleri takiben oluşacak sosyal dengeler, Fransa’da “Fransızca” bir yöntemle yeniden şekillendiriliyor.

Geçtiğimiz haftalarda aşırı sağcı Rassemblement National’in başını çektiği yeni bir tartışma, Fransa’yı laiklik kaynaklı yeni bir gerilimin odağı haline getirdi. Anayasa Mahkemesi 2004 yılında aldığı kararla Fransız okullarını “nötr alanlar” olarak ilan etmiş ve öğrencilerin okula başörtüsüyle gelmelerinin bu prensibe aykırı olduğunu öne sürerek başörtüsünü yasaklamıştı. Söz konusu yasak bir şekilde tatbik edilirken, yasadaki belirsizlikten istifade eden aşırı sağcılar, öğrenci velilerinin de okul gezilerine başörtülü şekilde gelmelerini yasaklayacak bir düzenlemeyi ülke gündemine getirdi. Herkesin konu hakkında bir kanaat belirterek tartışmaya katıldığı ortamda, Cumhurbaşkanı Macron ise belli bir pozisyon ortaya koymaktan çekinerek her kesime yaranmaya çalışmayı tercih etti. Açık olan şey ise öğrenci velilerinin öğrenci yahut öğretmen gibi eğitim sürecinin birincil aktörleri olmadıkları, dolayısıyla okul gezisi gibi tali mevzular üzerinden okul kurallarının kendilerine dayatılmasının anlamsız olduğu. Buna mukabil yasadaki muğlaklık, başörtü karşıtı aksiyonları da mümkün kılıyor. Son örnek, Paris yakınlarındaki Creil kasabasında itfaiye merkezine düzenlenen bir okul gezisinde yaşanan gerilim oldu: İtfaiye neferleri, veliler arasında başörtülü kadınların olduğunu öne sürerek, öğrencilere itfaiye faaliyetleri hakkında bilgi vermeyi reddetti.

Laiklik tartışmasının okullar üzerinden yürütülmesi Türkiye’de yakından tanıdığımız ve pek çoğumuzun hakkında tecrübe sahibi olduğu bir “aydınlanmacı” alışkanlık. Söz konusu alışkanlık Türkiye’ye Fransa’dan ithal edilmişe benziyor. Zira özellikle ilköğretimin bir savaş alanına dönüştürülmesi, Fransa’da iki yüz yıllık bir maziye sahip. Birinci Cumhuriyet devrinde ortaya konulan “devletin laikleşmesi” hedefi doğrultusunda laikleştirilen okullar, ikinci ve üçüncü cumhuriyet dönemlerinde cumhuriyetçiler ile muhafazakarların savaş alanına döndü. Bourbon Hanedanı’nın ve III. Napoleon’un cumhuriyetin zaaflarından yararlanarak idareyi ele geçirmelerini, ordu ile Kilise’nin işbirliğine bağlayan cumhuriyetçiler, ilköğretimde elde edecekleri bir “zaferle” iktidarı mutlak olarak ele geçireceklerini varsaydılar.

Okulun cumhuriyetçiler tarafından bir “yüzleşme sahası” haline getirilmesi, bu kurumun kamusal alanın diğer unsurlarından farklı olarak tüm topluma tesir eden bir saha olmasından kaynaklanıyor. Okulda alacağınız kararlar yalnızca öğrenciye değil, öğrencinin ailesine, büyük ailesine, dolayısıyla toplumun (istisnalar hariç) tüm kesimlerine etki edecektir. Bu sebeple adliye, vergi dairesi, park-bahçe gibi alanlarda yapacağınız düzenlemelerden çok daha etkili bir saha olarak karşımıza çıkan okul, ne yazık ki “laik-laik olmayan” çatışmasının sürekli olarak yaşandığı saha olarak karşımıza çıkar. Söz konusu savaşta kadınların ve çocukların sahanın bir parçası haline getiriliyor oluşunu sanırım hatırlatmaya gerek yok. Zira kadınlar ve çocuklar üzerinden, tüm toplumun dahil olduğu tartışmalar yürüterek yayılmak, aydınlanmacı aklın bir geleneği. Söz konusu yatkınlık doğum kontrolü, kürtaj, bekaret kontrolü gibi tartışmalarda ve okul reformu tartışmalarında sürekli olarak kendisini bizlere hatırlattı. Bu hatırlatmaya mukabil, Fransa’da yaşanan başörtüsü tartışmasının bir laik-dindar gerilimi olmadığının da altını çizmeliyiz. Öyle geliyor ki Fransa’da neler yaşandığının analizini bize en sağlıklı şekilde (toprak altında da olsa) Bourdieu yapacaktır.

2004 yılında Paris gettolarında yaşanan olaylara bakışımız ne yazık ki (tarihsel bir yatkınlıkla) epey romantik oldu. Zira Türkiye kamuoyunda sömürgeci Fransızlara karşı ayaklanan “Kara Çocuklar” güzellemeleri yapmak bir şekilde siyasal skalanın her kesimini mutlu edici bir netice üretmekteydi ve ayaklananlar olayların ilk gününden itibaren şiirlerle selamlandılar. Bu heyecan ve muvakkat sekerat bizleri Fransa’da aslında ne olup bittiğine yönelik bir okuma yapabilmekten uzak tuttu. 2004’te tutuşan ateş bir şekilde meyvelerini Macron’un başkanlığıyla verdi, akabinde ise sarı yeleklilerin Fransa sokaklarını ateşe vermesiyle sonuçlandırdı. Fransa bir sosyal tıkanmışlıkla karşı karşıya ve bunu sosyal sınıfları yeniden dizayn ederek aşmaya çalışıyor. İşte Bourdieu’den yardım isteyeceğimiz nokta, tam olarak buna neden ihtiyaç olduğu ve başvurulan bu dönüşümün ne gibi bir getirisinin olacağının düşünüldüğü sorularıdır. Zira bizim anlamlandırmak için kendisinden istimdat ettiğimiz Bourdieu, aslında süreci şekillendiren kalıpları tespit eden isimdir.

Kültürel sermayenin elinin ekonomik sermaye karşısında diğer örneklere göre en güçlü olduğu ülke hiç şüphesiz Fransa’dır. Bourdieu kültürel sermayenin temelinde birbirinden farklı dinamikler bulunduğunu ve bunların biriktirilmesiyle birlikte söz konusu sermayeyi edinmenin ve büyütmenin mümkün olduğunu söylerken, kültürel sermayenin üç tipine atıfta bulunmuştu. Edinilmesi en zahmetli olan kültürel sermaye tipi kurumlaştırılmış kültürel sermayedir. Bu sermayeye sahip olmak için ihtiyaç duyduğunuz şey bir tahsil süreci, süreç sonunda edinilmiş bir diploma ve fakat illa ki nihayetinde tahsil hayatınız müddetince biriktirdiğiniz şeyleri mümkün mertebe içselleştirmenizdir. Böyle bir sermayeye sahip olduğunuz takdirde orta sınıfa, hatta çok şanslı iseniz yönetici sınıfa dehalet etmeniz olasıdır. Elbette yönetici sınıfa dahil olmanızın ekonomik sermayeden yana nasipli olmanızla de doğrudan ilişkisi vardır.

Norbert Elias’ın “Almanlar ‘Kültür’ kavramı ile meşgul iken Fransızlar ‘Medeniyet’ten bahsetmeyi tercih ettiler” şeklindeki tespiti de çok mühimdir. Zira “kültür” en iptidai kavimlerin de sahip olduğu bir şeyken, “medeniyet” sahip olunan yahut olunmayan bir şey olarak ötekiyle aranızda bir sınıfsal farkı ortaya koymanızı sağlar. Siz kendinizi medeni varsayarak, medeni olmayan üzerinde bir tasarruf hakkını tevehhüm edersiniz. Fransızlar medeniyet kavramı ile meşgulken, medeniyetin kendi tekellerinde bulunan bir değer olduğunu kabul etmiştir. Medeniyetin mihengi olduğunu varsaymak, nispeten “daha az medeni” yahut “medeniyetsiz” olanlar üzerinde tedrici olarak farklı bir tasarruf hakkına sahip olduğunuz kabulünü de size sağlar. Fransızlar bu bakımdan “medeniyetten yana behredar olmayan” Afrika kökenliler üzerinde her türlü tasarruf hakkını kendilerinde gördüler.

Bu “diğerlerinden üstün olmak”, sanılanın aksine modern bir vehim değildir. On altıncı yüzyılın sonlarında İsfahan’a giden Hugenot tüccar Jean Chardin hatıratında, İran seyahati öncesinde sahip olduğu üstünlük düşüncesinin seyahatin akabinde yerini bir saygıya bıraktığını söyler. Dolayısıyla medeni olduğu vehmiyle medeni olmayan üzerinde bir tahakküm mekanizması işletmeyi doğal hakkı kabul eden zihniyet, Afrika kökenli göçmenleri Fransa’nın en alt tabakası olarak konumlandırmıştı. Ekonomik sermayenizi büyüterek bu sınıftan kurtulmanız ve sınıf atlamanız ise çok kolay değildir, zira kültürel sermayenin içselleştirilmemesi halinde siz hâlâ alt sınıfa ait ve sadece ihtiyacından fazla paraya sahip bir alt sınıf mensubundan başka bir kimse olamayacaksınızdır. Evet: müzeler, galeriler, kültür-sanat faaliyetleri herkese açıktır; ama o kadar da açık değildir. Buralara kolay kolay gidemezsiniz. Biraz daha Türkiye gündelik hayatından bir formülle zikredecek olursak, “kroyum ama para bende” diyemezsiniz. Ya da en fazla dersiniz ve durumunuzu bizzat tespit etmiş olursunuz.

Fransa’da yaşayan Afrika kökenliler için orta sınıfa mensup olmanın yegâne yolu (eğer futbolcu olunmayacaksa) iyi bir tahsil sürecinden geçiyor. Doğrusu her eğitim kurumuna girmesi de mümkün olmayan bu insanların bir üniversiteyi bitirmesi ise mümkün. Bununla birlikte, içselleştirme şartına bağlı olarak, bir kültürel sermaye biriktirdiği varsayılan bu kimsenin orta sınıfa dahil kabul edilmesi olası hale geliyor. Ancak şartı “içselleştirme” olarak ortaya koymakla birlikte, neden bahsettiğimizi de açıkça ortaya koymalıyız. “İçselleştirilmiş kültürel sermayeye” sahip olmak, “medeni olan” anlamına gelen “Fransızlaşmak” ile mümkündür. Fransızlaşmak ise sanılanın aksine bir Müslüman Mağripli için vaftiz olup Hristiyanlaşmak ile değil, seküler değerleri kabul ederek “demode din kalıplarından” uzaklaşmak ile mümkündür. Dolayısıyla dini aidiyetinizi beraberinizde getirerek kültürel sermaye biriktirmeniz ve bununla sınıf atlamanız kabul edilecek bir şey değildir. “Kültürel çoğulculuk” gibi, özellikle Fransa’da hiçbir anlam taşımayan kavramlar üzerinden kendinizi var etmeniz ve Fransız toplumunun orta ve üst katmanlarına ait olmanız bu bakımdan büyük bir dirençle karşılanıyor. Dolayısıyla hangi özelliklerinizle nereye kadar ilerleyebileceğinizin sınırı, karşınıza henüz ilköğretim kurumlarında çıkıyor. Hulasa, yaşanan basit bir “laik-dindar” tartışması değildir; Fransa’ya has bir sınıfsal ayrımı yine Fransa’ya mahsus dinamiklerle belirleme sürecidir.

Hadisenin 2004 ayaklanmalarına ve sarı yeleklilere bakan tarafını bu bağlamda tebarüz ettirebildiğimi umuyorum: Fransa büyük bir ekonomik dönüşüm yaşıyor. Değişen ekonomik dengeler sonrası yeni bir alt sınıfa ihtiyaç duyuluyor ve bu alt sınıfın büyük oranda Afrika kökenlilerden oluşması öngörülüyor. Sınıflar arasında var olan “akıllı membran” sayesinde, aşağıdan yukarıya geçişin olabildiğince asgari hale getirilmesi, ille de yükselecek olanların ise Fransız yorumuna göre “medeni” kimseler olarak yükselmesi talep ediliyor. Şayan-ı arzu olan ise bu yükselişin mümkünse hiç olmaması. Zira medeni bir orta sınıfın alt sınıf ihtiyacını, medeni olmayan bir alt sınıf ile karşılamak oldukça pratik bir çözüm olarak ortada duruyor. Pratik bir ihtiyaçtan doğmayan ve nasıl tatbik edileceği de hukuki bir temele dayanmayan “öğrenci velileri için başörtüsü yasağı”, ait olmaları ve hep orada kalmaları arzu edilen sosyal sınıfın sadece Mağriplilere hatırlatılmasından ibaret bir uygulama. Yeni ekonomik dengeleri takiben oluşacak sosyal dengeler, Fransa’da “Fransızca” bir yöntemle yeniden şekillendiriliyor.

[Siyaset psikolojisi, sekülerleşme teorileri, din-siyaset ilişkisi, Katolik teolojisi ve oksidental kültür alanlarında çalışan Dr. Taceddin Kutay Türk-Alman Üniversitesi’nde araştırma görevlisidir]

Anahtar Kelimeler: